Her şehirde, her maçın öncesi genelde çok benzer ama özelde birbirinden çok farklıdır. Normalde maç günleri stat çevresi bir panayırı andırır; kimileri atkı satar, toplanan irili ufaklı gruplar besteleri bağırır, kurulan dost meclislerinde maçın akıbeti tartışılır, taraftarın sesi sokakları doldurur. Ama İzmir’de bir İstanbul takımı maçı oynuyorsanız daha stada yaklaşmadan insanın aklına başka bir şey gelir: ‘Sanki bir futbol maçına değil de diplomatik bir zirveye gidiyoruz.’ Bariyerler, kapatılan yollar, yönlendirmeler… Futbolun o biraz kaotik, biraz da romantik tarafı sanki şehir planlamasına yenilmiş gibidir.
Dün stada girenler maalesef ikinci şoku yaşadı. Tanıdık yüzlerin arasına yeni yüzler karışmıştı. Sezon boyunca “devredilemez” diye nitelendirilen bazı hakların bu maça özel birden bire “misafirperver” hale gelmesi, Göztepe’nin en güçlü dersi olan ‘tribünlerin kimyasını’ değiştirmişti. Futbol zaten garip bir oyundur ama bu oyun Göztepe’de tribünlerle oynanır ve taraftar oyunun bir parçasıdır. Bilinen bir formülün dinamikleriyle oynarsanız kimyanız da haliyle şaşar!
Sahaya dönelim. Futbol bazen hayat hikâyeleriyle güzelleşir. Mesela bir zamanlar çok uzak bir şehrin ışıklarında, kırmızıda duran arabaların camına yaklaşıp elinde birkaç şişe suyla hayatını kazanmaya çalışan bir çocuğun, günün birinde profesyonel futbolcu olması hepimizin hoşuna gider. Böyle hikâyeleri severiz; çünkü içinde emek vardır, mücadele vardır, insanın içini ısıtan bir tarafı vardır. Ama futbol aynı zamanda acımasızdır; romantizmi yalnızca, top rakibin kale çizgisini geçtiği sürece sever. Tribünlerin gözü de elbette topu çizgiden geçirebilecek olanı arar…
Defans tarafında da benzer bir hikâye vardı aslında. Futbol dünyası büyük bir pazar; bazen çok bilinmeyen yerlerden oyuncular gelir ve yıldızlaşır. Ama bazen de insan topun havada süzülüşünü izlerken “Bu hikâyenin sonu iyi bitmeyecek galiba” diye hisseder. Çünkü yıllarca yaşamıştır benzerlerini… Tribünde görmüştür, ekran başında izlemiştir, yaşamıştır da yaşamıştır. Bilir aslında; ‘bak bu çok iyi aslında ha’ denilenlerin vasattan öteye gitmediğini. Okumuştur çünkü daha önce defalarca aynı romanı. Ama gene de inanmak ister… Dün akşam da savunmada yaşanan tereddüt, bir romanın en tahmin edilebilir sayfası gibiydi aslında. Okuyucu biliyordu ama karakter henüz fark etmemişti...
Aslında mesele tek bir kaçan gol ya da bir iki savunma hatası değil.
Futbol ekonomisi karmaşıktır ama tribün muhasebesi oldukça nettir; hesap makinesi kullanmadan da fark anlaşılır.
Futbol böyle bir oyundur…
Bazen saha içinde oynanır, bazen transfer masasında, bazen tribünde, bazen de stadın etrafında…
Dün akşam Gürsel Aksel’de oynanan maçın skoru aslında sadece sahada yazılmadı. Biraz hikâyelerde, biraz da tercihlerdeydi..
Ve maalesef ki futbol basit değildir.
Alışveriş değil transfer yapmalı, seyirci değil, tribün getirtmeli, bazı yerlerde konuşması gereken konuşmalı, kişiler nerede olduklarını bilmeli ve ona göre davranmalıdır.
Aksi durumda kaçan sadece bir gün değil, bütün bir sezon olur…
Süleyman YENGİL
