GÖZTEPELIST:Yiğiter Uluğ kimdir? Kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?
YİĞiTER ULUĞ:1962’de Bursa'da doğmuş, İzmir'de büyümüş, İstanbul'da iş-güç sahibi olmuş 40 yaşında bir spor gazetecisiyim. 1987 yılından beri bu işin içindeyim. Gelişim yayınları,Yeni yüzyıl, NTV gibi medya kuruluşların ardındanŞu anda Radikal gazetesi spor servisi ve Radikal futbol dergisinde editörlük yapıyorum.
GÖZTEPELIST:Sizi basketbol yazarı olarak tanıdık, sonraları ise futbol da yazmaya başladınız. Bu ülkemizde pek alışık olunan bir durum değildi. Bu konuda neler söylersiniz?
Y.ULUÐ:Aslında her Türk evladı için spor, futbolla başlar. Benim için de bu durum pek farklı olmadı. Bütün çocuklar gibi futbol toplarım, kramponlarım, numarasını annemin evde diktiği merserize formalarım oldu. Basketbol diye bir sporun varlığını 1971'de İzmir'de yapılan Akdeniz Oyunları sayesinde öğrendim. Ancak daha sonra yatılı okuduğum Bornova Anadolu Lisesi'nde boş vakitlerimde bolca basket oynadığım ve okul takımına seçildiğim için hayat beni potalara doğru savurdu diyebilirim. Ancak aynı yıllarda sınıf takımında voleybol da oynuyordum. Atletizmde okul takımına seçilmiş ve ortaokullarda yüksek atlamada İzmir üçüncüsü olmuştum. Bütün bunlar çok keyif aldığım amatör etkinliklerdi. Öyle ki, aslında iyi bir kaleci olabilecekken, futboldan çok basketbol sahasında ter döktüğüm için bu şans ortadan kalktı.. Gazeteciliğe de aslında basketbol yazarı olarak başlamadım. Bir spor servisinde çalıştığınız zaman, zaten bütün branşlar hakkında bir şeyler bilmek zorundasınız. Hele ki, o servisin yöneticisi iseniz, futbola ilgisiz kalmanız düşünülemez. Ben uzun yıllar çeşitli spor servislerinde yöneticilik yaptım, mutfakta görev aldım ve kimsenin ruhu duymadan futbola ilişkin pek çok yazıya başlık attım, fotoğraf seçtim mesela... Ama daha sonra NTV'de haftalık basketbol programı sunmaya başlayınca herkes beni "sadece basketbol konuşabilecek" bir yorumcu olarak görmeye başladı. Belki de haftalık basketbol programı sunan diğer yorumcuların (Bilgin Gökberk, İsmet Badem gibi) sadece bu dalda yazmalarından kaynaklanan bir paralellik kurma durumu olabilir. Ama son olarak kitabım 'Hatice'ye Mektuplar' da gösteriyor ki, yıllardır futbol üzerine bir yığın yazı yazmışım.
GÖZTEPELIST:Günümüzde bir spor yazarı ne şekilde branşlaşmalıdır?
Y.ULUÐ:Branşlaşma, elbette ki günümüz basınının önündeki yol ayrımlarından biri. Bütün dünyada bu iş nasıl yapılıyorsa, siz de öyle yapmak zorundasınız. Ancak Türkiye'de bu iş yapılırken gözden kaçan bir gerçek var. Sözgelimi, bir muhabir yalnızca kendi izlediği takımın maçlarına, futbolcularına, antrenörüne odaklanıp, dünyanın geri kalan kısmına gözünü kulağını kapatıyor. Bir şey sorduğunuzda, 'ben o takımı pek bilmiyorum, bu yıl hiç izlemedim' diyebiliyor. Bunun adı gazetecilik olamaz. Gazeteci dünya gündemindeki her şeyi belli ölçülerde takip etmeli, her şeye hakim olmalı, doların euro karşısında değer kaybetmesinden, Oscar'ı kimin aldığına kadar türlü konularda genel kültür sahibi olmalı, hele ki söz konusu olan kendi branşıysa (diyelim futbol) her haberi yakından izlemeli, ondan sonra spesifik bir konu üzerinde branşlaşmaya gitmelidir. Branşlaşma nasıl olur? Yoğunlaşmak istediğiniz dalı, diğerlerinden ayrı tutar, onun için arşiv yapar, o konuda dünyada yazılıp çizilenleri izler, gerektiğinde her şeyi ortaya dökebilecek zenginlikte ve yetkinlikte olursunuz. Örneğin, Türkiye'de Amerikan Kolej Basketbolu neredeyse hiç takip edilmeyen bir etkinliktir. Gazetelerde bu konuda satır bulamazsınız. Ama ben 1988'den bu yana, sırf kendi kişisel merakım için bu alanda olup bitenleri takip etmeye çalışıyorum. Her yıl Amerikan Kolej Basketbolu yıllıkları alıyorum. Belki de kendi işimde hiçbir zaman kullanma olanağı bulamayacağım bir enformasyon bu ama yine de arşiv tutmaktan hiçbir zaman zarar gelmez.
GÖZTEPELIST:Yeni çıkan "Hatice'ye Mektuplar" adlı kitabınızda sporun sadece görünenden ibaret olmadığına işaret ediyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Y.ULUÐ:Hemen her spor dalında "görünen", kazanandır, skordur, finiş çizgisini önce geçen ya da rekor kırandır. Hatta bizim spor basınımızda da sıkça kullanılan "tarih ikincileri yazmaz" diye bir laf bile çıkarılmıştır ortaya... Ama spor yaptıysanız bilirsiniz ki, işin aslı böyle değildir. Amatör kümede hiçbir iddiası olmayan bir takımın maçına gitmek için sırtında çantasıyla saatlerce yol tepen bir genç ya da yarışmasının sonucunu gazetelerin vermeyeceğini bile bile haftada bilmemkaç saat antrenman yapan bir yüzücü, bunu sevdiği için, gönül verdiği için, bu eylemde kişiliğinin bir parçasını bulduğu için kalkışır bu fedakarlığa... Spor, kaba bir tanımla insanın biçimlediği bir alandır ama aslında o etkinlik, pek çok insanın da kişiliğini biçimler. Gençliğinde bolca spor yapmış biri olarak, şunu rahatça söyleyebilirim: Ben yardımlaşmayı, arkadaşımın açığını kapatmayı, kazananı bazen şansın belirlediğini, kaybedenin emeğinin de en az kazananınki kadar kutsal olduğunu, bunu da en iyi kazananın anlayacağını sahalarda öğrendim. Şuna kesinlikle inanıyorum: Daha fazla gencin spor yapabildiği bir ülkede yaşasak, her şey çok farklı olurdu. Şiddetten cinselliğe, trafikten demokratik katılıma kadar pek çok sorunumuzu çözmek konusunda sağlıklı adımlar atan bir toplum olabilirdik. Spor, çağımızın en önemli eğitim yöntemlerinden biridir ve maalesef bizde bu eğitim çok eksik!
GOZTEPELIST:Kitapta bahsedilen "fair-play" olgusu ülkemizde ne durumda?
Y.ULUÐ:Bir önceki soruya verdiğim yanıt, aslında bunu da kapsıyor biraz. Spor, bizde 'yapılan' değil, 'izlenen' bir şey haline geldiği için 'fair-play' hakkında da toplum olarak pek fazla fikir sahibi değiliz.
GÖZTEPELIST:Kitabınızda ayrıca İzmir günlerinize de değinmişsiniz. İzmir sizin için ne ifade ediyor?
Y.ULUÐ:İzmir, benim için hayatımın en güzel on yılının (1970-80) geçtiği şehir. Türkiye'deki tek gerçek Akdeniz kentinin İzmir olduğuna inanıyorum. 18 yaşında İstanbul'a geldiğimde gördüğüm bütün evlerde balkonların küçücük olması beni çok şaşırtmıştı. Oysa İzmir'de balkonlar hemen her evin en önemli mekanlarından biridir. Hayatın büyükçe bir kısmı balkonlarda geçer. İzmir insanı, kendisiyle barışık, yaşamın küçük keyiflerine düşkün, yumuşak, karşısındakilerle kolayca kaynaşan, hayli sosyal bir tiptir. Tabii ben bunun böyle olduğunu İzmir'de yaşayıp giderken fark edemezdim. Yıllar sonra İzmir'in farklılığını anlayabildim. Sanırım, bu konuda en güzel tespitlerden birini, kendisi de İzmirli olan ünlü psikolog Engin Geçtan yapmıştı: "İzmirli kadın rüzgarda eteği açıldığında kapatmaya çalışmaz çünkü bedeninden utanmaz."
GOZTEPELIST:Sizce o yıllarla kıyaslarsak İzmir'in spordaki geri kalmışlığının nedenleri neler olabilir?
Y.ULUÐ:1971 Akdeniz Oyunları İzmir adına büyük bir şanstı. Ben, o organizasyon sayesinde kazanılmış tesislerde spor yapabilme olanağı bulduğum için, o yıllarda bir tartan pistin ya da antrenman için rahatça girilen bir spor salonunun bir kent için ne demek olduğunu, İstanbullu ya da Ankaralı arkadaşlarımla konuştuğumda anlamıştım. Fakat sonraki yıllarda o tesislerin üzerine bir tuğla bile konmadı. Nüfus, göçlerin de etkisiyle hızla arttı ve tesisler yerinde saydığı için, bu durum kaçınılmaz olarak, sonuçlara da yansıdı. Örneğin Karşıyaka, neredeyse 30 yıldır basketbol maçlarını aynı salonda oynuyor ve bu salonda yapılan tadilat, boya-badananın ötesine geçmedi hiçbir zaman!
GÖZTEPELIST:Birazda Barselona günlerinize değinirsek ki Barselona basketbol şubesinde bir süre yöneticilik yapmıştınız, oradaki spor anlayışını ülkemizdeki ile kıyaslarsak aradaki en belirgin bakış açısı farklılığı nedir?
Y.ULUÐ:En büyük fark, yönetenlerin spora bakış açısında. Bizde yöneticiler (buna yerel yönetimler de dahil) sporu kendilerine kolayca oy getirebilecek bir politik yatırım alanı olarak görüyor ve birkaç tesisin kurdelasını kestiğinde ya da bazı kulüplere yardım sağladığında kendini 'sporsever' olarak tanımlıyor. Barselona'da gördüğüm, yöneticiler, sporun genç kuşaklar için ne büyük bir eğitim fırsatı olduğunun farkında ve bunun için sürekli yeşil alan açarak, tesis yaparak ve o tesislerde 'bilinçli' spor yapılmasını teşvik ederek, oturdukları koltuklara layık olmaya çalışıyor. Bizde olduğu gibi, gençliğin etrafı yasaklarla çevrili değil. Bizde olsa 'serseri' denebilecek çocukların kaykaylarını alıp çeşitli atraksiyonlar yapabilmeleri için özel parklar bile düşünülüyor. Boş buldukları her yerde tenis kortu açıyor, daha sonra ona ısrarla bakım yapıyor ve koruyorlar. Tabii bunlar, biraz da ekonomik şartlara bağlı.
GÖZTEPELISTBatı'daki durum güllük gülüstanlık mı? Oradaki sorunlar nelerdir?
Y.ULUÐ:Elbette orada da sorunlar var. Ekonomik koşulların çok 'oturmuş' olması, belki inanmayacaksınız ama sorunlar yaratabiliyor. Benim İspanya'da yaşadığım yıl, ülkedeki enflasyon oranı yüzde 2.5'tu ve bu, tarihin en düşük rakamıydı. Ancak enflasyon oranı düşük olunca, büyüme de ona bağlı olarak neredeyse sıfıra yaklaşıyor ve gençlere hiçbir yeni iş imkanı kalmıyor. Çünkü herkes oturduğu koltukta oturmaya devam ediyor. Orada üniversitede okuyan gençlerin en temel sorunu, mezun olunca ne iş yapacaklarını düşünmek. Ülkede işsizlik yüzde 10'a yaklaşıyor ve bu insanların çoğu, gayet iyi eğitimli. Bizde ise, şartlar kötü de olsa sürekli bir hareketlilik, bir dinamizm var ve bu da gençlerin umudunu besliyor.
GOZTEPELİST:Türkiye gibi demokratikleşme yönünde bir çaba sarfeden bir ülkede spor, sporcu ve demokrasi ve siyaset ilişkisi nasıl olmalıdır?
Y.ULUÐ:Türkiye'de toplumun fazlasıyla politize olduğu 70'li yıllarda bile "Ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu" diye bir söz vardı. Yani, sporcunun siyasetten uzak durması, bu konuda fikrini beyan etmemesi gibi tuhaf bir gelenek var. 80'lerden sonra toplum hızla depolitize edildiği için, 'sporcu' geçmişten taşıdığı 'renksiz' durusuyla ortama uyum sağlamakta güçlük çekmedi zaten... Türkiye'de siyasi görüşlerini açık eden, özellikle de muhalif tavır alan sporcular maalesef geçmişte bunun bedelini çok ağır ödemek zorunda kaldılar (örnek: Metin Kurt). Oysa hemen hemen ayni yıllarda Yunanistan'da PASOK üyesi olan, bu partinin politikasına paralel düşüncelerini her fırsatta dile getiren milli basketbolcu Panayotis Fassoulas, bugün milletvekili olarak ülkesinin meclisinde yer alıyor. Ve tabii ki onun, ülkesinin sporunu geliştirmek için yapabilecekleri, bizimkilere oranla çok fazla.
GOZTEPELIST:Ülkemizde tüm kulüplerin eşitlikçi bir ortamda yarışabilmesi nasıl mümkün olabilir?
Y.ULUÐ:Bunun biraz sosyo-ekonomik yapıyla da ilgisi var. Türkiye'de endüstriyel üretimin neredeyse yüzde 40'ı bir tek ilin sınırları içinde (İstanbul) gerçekleşiyor. Buna paralel olarak, devletin vergi gelirinin büyük bölümünü bu şehirde yaşayan vatandaşların ödedikleri oluşturuyor. Kısacası, "yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan açmazı" gibi bir şey... Bir de tarihi perspektiften konuya yaklaştığınızda, İstanbul'un yüzyıllar boyu büyük bir imparatorluğun merkezi olması sayesinde inanılmaz bir iktidarı eline geçirdiğini görüyorsunuz. Memlekete iyi-kötü ne geldiyse, hep İstanbul kapısından girmiş. Bu tarihsel avantajlarla İstanbul kulüplerinin (üç büyükler demek istemiyorum) hemen her konuda sayısız avantajları var. Hep bir ya da birkaç adım önde olmuşlar ve rekabetin koşullarını onlar belirlemişler. Bu düzen değişecek elbette... Ancak bunun bugünden yarına olmasını beklemek safdillik olur. Belki de yüz yıllar gerekecek değişim için.
GOZTEPELIST: Profesyonel sporcu'dan ne anlamak gerekir?
Y.ULUÐ: Günümüzde sporun gittiği yöne bakarsak, koşulların her geçen gün acımasızlaştığını rahatlıkla görebiliriz. NBA'de profesyonel bir basketbolcu, yılda 100 maçın üzerinde oynuyor ve bu maçları sadece 7 aya sıkıştırıyor. Bu da, oyuncunun iki günde bir maç oynaması . Bu da, oyuncunun iki günde bir maç oynaması demek. Amerikan futbolunda sporun sertliği ve sebep olduğu sakatlıklar yüzünden çok daha gayriinsani bir tablo mevcut. Avrupa futbolunun da ayni yönde ilerlediğini görüyoruz. Yani, profesyonel sporcular, genç yasta senelik birkaç milyon dolar kazanan ama bu paranın gerektirdiği ölçüde zengin bir hayat sürmeye zaman bulamayan "zavallı" insanlar bir bakıma... Bugünü değil yarını yaşamak için programlandıklarına göre, benim gözümde birer fahişeden farkları yok. Para biriktirmek için bedenlerini satıyorlar! Profesyonel dünyanın kuralları çok acımasız ve sistem bireye hep "daha... daha.." diyor. O zaman da işin keyfi kaçıyor ister istemez.
GOZTEPELIST: Taraftar cephesine gelince, holiganizme bulaşmadan, ancak bazı Avrupa stadlarındaki gibi cips yiyerek maç izleme anlayışından da kaçınarak, üçüncü bir yol seçme şansı var mı insanların?
Y.ULUÐ:Cips yiyerek maç izlemenin ne kötülüğü var, anlayamıyorum. Maç seyretmek demek ille de takımlardan birinin kazanması için sesi kısılana kadar bağırmak, olduğu yerde tepinmek değildir ki... Oyundan tat alabilmek, ince ayrıntıları yakalayabilmek için sükunetle, hatta yoğun konsantrasyonla izlemenin gerekli olduğunu düşünenlerdenim ben... O zaman güzel hareketlerin farkına varabilmek ve yapanı alkışlamak da kolaylaşır. En çarpıcı örnek, bu yıl hemen her maçını ekranda izlediğimiz Real Sociedad'dan... Sociedad, küçük denebilecek bir şehrin takımı... Ama her maçta stadı tıklım tıklım doluyor. Seyirci, bando-mızıka eşliğinde dans ederek, eğlenerek ama asla şiddete başvurmadan, sahaya bir şey atmadan, hatta protestolarında fazla ileriye gitmeden izliyor maçları... Belki de biliyorsunuz, Real Sociedad bu sezon ligde aleyhine en fazla penaltı düdüğü çalınan takımlardan biri. Bu durum, ekran başındaki biz Türkleri bile çıldırtırken, onlar sanki vücutlarındaki sinirler alınmış gibi, puan kaybettikleri maçlardan sonra sessizce terk ediyorlar tribünleri... Benim çevremde bu duruma da içerleyen bazı arkadaşlarım var. Ama doğrusu ben çok hoş buluyorum Mavi-Beyazlı taraftarların tavrını... Maça gidiyorlar, eğleniyorlar, aşırıya kaçmadan takımlarını destekliyorlar ve skora pek 'takılmıyorlar'... Sonra da çıkıp dostlarıyla yemek yemeğe ya da dans etmeye gidiyorlardır büyük ihtimalle... Bence bu da farklı bir duruş ve bizim sahalarımıza fazlasıyla gerekiyor. Yani stadın dışında bir hayat olduğunu ve o hayatın, insana pek çok yaşanılası değer sunduğunu aklımızdan çıkarmadan maç izlemek... Futbolu abartmamak, sadece bir oyun olarak görmek... Hepsi bu... Ama bu durumu ".... sen bizim herşeyimizsin" diye tezahürat yapan kalabalıklara anlatabilmek çok güç.

YORUMLAR

KÖŞE YAZILARI

  • TEK BÜYÜK GÖZTEPE… TEK BÜYÜK GÖZTEPE…
    Written by Özkan Cengiz 15 Aralık 2014
    Özkan Cengiz ozkan@ozkancengiz.net Dört maçlık periyodun sonuna geldik, devre arasına girdik. Dört maçın başında hedefi 12 puan olarak belirlemiştik. Dürüst davranmak gerekirse 10 puana da razıydık ama sekiz puanla tamamladık. Olaya başka bir açıdan bakarsak 12 puanla lider olacağımızı düşünüyorduk...
  • Rahat Mı Batıyor? Rahat Mı Batıyor?
    Written by Özkan Cengiz 16 Kasım 2014
    Özkan Cengiz ozkan@ozkancengiz.net Rahat mı Batıyor? Bu hafta iş hayatımın en zor haftalarından birini geçirdim. Bu sebeple sosyal medya, Göztepe medyası vb Göztepe kaynaklarından uzaktım. Haftalık olağan telefon Göztepe geyiklerimi de yapamadım. Göztepe ile ilgili whats up gruplarındaki okunmayan...
  • Türk Sporunun Güvencesi GÖZTEPE! Türk Sporunun Güvencesi GÖZTEPE!
    Written by Özkan Cengiz 28 Ekim 2014
    Özkan Cengiz ozkan@ozkancengiz.net İlk önce bilmeyenler için kısaca özetleyelim. Bugün 28.10.2014 tarihinde Cizre stadında bir maç oynandı. Cizre stadı neresi derseniz iki gün önce ilk özerklik ilanı diye geçilen haberlerde yer alan iki mahallenin ortasında yer alan stad, maça Göztepe kafilesi futb...
  • Göztepe Her Zaman ki Gibi mi? Göztepe Her Zaman ki Gibi mi?
    Written by Özkan Cengiz 22 Ekim 2014
    Özkan Cengiz ozkan@ozkancengiz.net Pazartesi günü gerek gazetelerin, gerek sosyal medyanın, gerek Göztepe medyasının tepkisi birbirine benziyordu. Göztepe her zamanki gibi! Sezonu aynı hocayla bitirememe geleneği devam ediyor, bunun yanında geçen seneki Özgür Zengin’in görevden alınmasına benzer ya...
Diğer yazılar:

Diğer başlıklar

Twitter